Dikkat ‘political correctness’ geliyor

Bir davanın önemini adli sonuçlarıyla, kaç kişiyi ipe götüreceğiyle ölçmeye o kadar alışmış ki memleketim, okumayı yazmayı düşünmeyi unutmuş.

Ergenekon iddianamesi Türkiye’de siyasetin okunuşunu değiştirdi. Siyasetin oturuşunu değiştirdi. Ejderha yumurtası dünya âlemin gözü önünde düştü kırıldı. İmparatorun bütün askerleri ne kadar uğraşsa, o yumurtayı bir araya getiremez artık.

Bunun sağlaması için ‘makul zalimlerin’ artık iyice pısırıklaşan pişkinliğine bakmak yeterli. Çünkü onların işi yumurtanın parçalarını teyelleyip yumurtayı çıktığı yere sokmaktır.

Artık sıradan insan biliyor. Öldürebilen siyasetler birbirinden farklı ideolojiler gibi görünseler bile, bir yerlerde buluşup birbirlerine iş ihale edebiliyor, yepyeni ittifaklar kurabiliyor. Öldürebilenler için siyasetin temel aracı korku ve iftira. Ve, korku ve iftiraya açık her siyaset sonuçta öldürenlerin fikrini, zikrini besliyor. Hileli, hülleli mücadele yöntemini benimseyenlerin yolu eninde sonunda aynı karanlık ve kanlı odada istese de istemese de kesişiyor.

Öldürenlerin siyasi ideolojisine uzaktan el sallamak eskisi kadar masum ve makul değil. İdeolojilerin kanlı ve karanlık uçlarının ‘masum’ gövdesiyle nasıl bir organik bağı olduğu artık bal gibi biliniyor.

Çok ama çok önemli bir şey oluyor! Türkiye kendine has bir ‘gafsız siyaset’ (political correctness) üretiyor. Bundan böyle durduğun yer ne kadar masum görünürse görünsün, durduğun yerin görünen en uç noktasının vebali de az ya da çok senin üzerinde.

Mesela bilimsel sosyolojik araştırma niyetine türbanlı kellesi sayarken ve yalnızca bu sayılardan sosyolojik sonuç çıkartırken artık bin kere düşüneceksin. Çünkü artık bu ‘makul’ girişimlerin vardığı yer keşfedildi ve haritaya eklendi. İster bu uç ve suç noktanın avukatlığına soyunursun. İstersen oh ben kurtuldum diye zil takıp oynarsın. Ertuğrul Özkök kurtulmuş. Öyle diyor. Zaten senin işin bu, memleket batsa da, memleketi batırsan da, kendini kurtarmak. Kendi çok şahsi misyonunu bir Türkiye vizyonu diye halka yutturmak.

Artık gören görüyor, bu işten kurtulamayacak olanlar, oh ben kurtuldum diyenler. Hafızalara ebediyen kaydedildiler. Onların er ya da geç ‘işleri’ az ya da çok bozulacak. Onların cezası da bu olacak. Onları da en çok bu acıtır.

Artık canilerin kimliği bilinmediği zaman bile caniliğin faili biliniyor. El Kaide, Hizbullah, Ergenekon, Ulusalcı, Cuntacı, Derin Devlet, Gladyo, PKK artık sıradan insan için çok farketmiyor. Bunların farkı üzerinde ısrar edenler, bunların farkından kendine bir siyasi duruş çıkarmaya çalışanlar, sıradan insan tarafından büyük şüpheyle izleniyor. Kayda geçiriliyor.

Artık Türkiye’deki siyasi soru, ben ne düşünüyorum sorusu değil, ben düşündüklerimle nerede duruyorum sorusu. Çünkü Ergenekon Türk siyasetinin görünmeyen bilinmeyen kıtalarını ortaya çıkardı, bu kıtaların arasındaki gizli geçitleri gözler önüne serdi.

Bu büyük değişim birilerini büyük paniğe sevkediyor. İşte bu paniğin nedeni, ‘political correctness’. Benim Türkçemle ‘gafsız siyaset’. Ne düşündüğün kadar, düşüncenle, düşüncesizliğinle nerede durduğundan da sorumlu olma hali.

Umut verici bir gafsız siyaset örneği, dikkatlerden kaçmamalı, Ahmet Türk’ten geliyor. Ahmet Türk altını çiziyor. “Kim olursa olsun demiyorum,” diyor. “Yalnızca bu insanlık dışı olayı lanetliyorum.” Memleketin ağzından düşmeyen özrü kabahatinden büyük ‘kim olursa olsun’ lafı da böylece bizlere elveda diyor.

Her demokrasi kendine özgü bir ‘gafsız siyaset’ kavramı üretmek zorundadır. Üzgünüz, ama bu böyledir.

Artık, valla ben samimiyim, böyle düşünüyorum diye, dünyada bir tek Türk’ten ırkçı olmaz lafını Hrant Dink’in cesedi üzerine sallayanlar, jetlere Kürtler’in camlarını kırın emri verenler, bunları söylemeyi demokrasinin olmadığı yerde bir garip demokratik hak olarak görenler, eskisi kadar başıboş olamayacak.

Korkmasınlar, demokraside isteyen istediğini söyler. Bunun bir cezası yoktur. Ama demokrasi ağzından çıkanı kulağı duymayanları da kendi haline bırakmaz. Ne mi yapar? Marjinalize eder. Bu, birileri için ölmekten bile beterdir.

Size bir sır vereyim. Demokrasilerde samimiyet tek başına bir erdem değildir..

Ya da daha doğrusu, demokrasilerde ‘politically correct’ olmayan samimiyetinin bir bedeli vardır. Vebali vardır.

Demokrasilerde ‘politically correct’ olmayan laflar marjinalleşmek göze alınmadan ortaya üfürülmez. Demokrasilerde Ertuğrul Özkök’ler olmaz. Olursa, merkezde olmaz. Onlar merkezdeyse, orası demokrasi olmaz.

Hâlâ merkezde durabiliyorlarsa, bilin ki, hâlâ bilmediğiniz, bilinemeyen ve açığa çıkması gereken bir şeyler vardır.

Ben buna ‘merkezdeki marjinal testi’ diyorum. Sıradan insan buluşu bir ‘demokrasi ölçer’.

Posted at zaman: 11:15 on 31 Temmuz 2008 Perşembe by Gönderen gazete koseleri | 0 yorum   | Filed under: ,

Açık olma zamanı

Fransa’da nihayet anayasaya girdi. Türkiye gibi iri bir ülke AB’ye girmeye kalkarsa ve bununla ilgili Fransız meclisinde 5’te 3 çoğunluk sağlanamazsa (ki bu oran 367’den çok daha masum bir oran), Fransa referanduma gidecek. Yani Türkiye bir gün AB’ye girme noktasına gelirse, Fransızlar bunu oylayabilecek.

Niye Britanya veya İsveç bu konuda bu kadar hassas değil de, beşiklerin beşiği Fransa hassas?

Bunun cevabı için büyük analizleri bir kenara bırakın. Gözlerinizi açıp bir Fransa’ya bakın yeter. Fransa çok ama çok büyük bir dekadans yaşıyor. Bu epeydir böyle. Anglosakson dünyasının yükselişi karşısında eziliyor, kendini kibirden kibre vuruyor.

Fransa artık dünyanın entelektüel merkezi değil. Dünya bir yana, kendi kendinin bile merkezi değil. Kafası çalışan, yeniyi arayan Fransız, LA’a koşuyor, NY’a kaçıyor. Hiç olmadı, soluğu Londra’da alıyor. Sanat, felsefe artık Fransa’dan sorulmuyor. Fransızlar şaşkın, televizyonlarda bile bunu tartışıyorlar. Hani neredeyse bir Tanrı vergisi sanıyorlardı bunu. Ellerinden bu kadar çabuk gitmesi onlarda sanki bir soyguna uğradıkları duygusu uyandırıyor.

Bildiğiniz Fransa buharlaşıp yok oluyor. Ekonomisi de yorgun ve ikinci sınıf. Artık kartpostal aşkların turistik çerçevesi bile olmayı beceremiyor Fransa. Hiçbir şeyin merkezi olmayı beceremeyince epey ben merkezli oluyorsun. Dekadans bu işte. Fena bir insanlık hali.

Madem oylamak istiyorlar, oylasınlar. Daha önce de Britanya’yı almadılar AB’ye. Ama sonunda aldılar. Çünkü artık, nihayetinde Avrupa’nın iradesi kazanıyor. Fransa artık bağımsız değil. Avrupa’nın kralı değil.

Fransa şöyle diyor. Her şeyimi kaybetmişim. Elimde kıçıkırık bir siyasi nüfuz kalmış Avrupa’da, onu da şimdi 100 milyonluk Türkiye’yle mi paylaşıcam?

Fransa’nın çöküşünü engellemek için liberal bir açılıma, AB’ye ihtiyacı var. Ve fakat, bunun bedeli de siyasi gücünün azalması, Avrupa içinde cüssesinden büyük yer kaplamaması.

Avrupa’da Fransa kadar ‘dekadan’ başka hangi ülke var? Türkiye var. 100 yıllık dekadansını pek idareli yiyor. Bu dekadans dededen toruna, tadından hiçbir şey kaybetmeden bütün nesillere yetiyor. Adı Türkiye Cumhuriyeti, ama tadı ebediyen ‘dekadan’ Osmanlı İmparatorluğu.

Şimdi Fransa Türkiye’nin AB’ye girişini oylayacak da, Türkiye oylamayacak mı? Türkiye’nin AB’ye girme ihtimalinden bazı Fransızlar kadar büyük rahatsızlık duyan birileri daha var. Bazı Türkler. Birileri Türkiye’de bundan çok açık rahatsızlık duyuyor. Kendilerine makul diyen birileri de çok gizli bir rahatsızlık…

Kifayetsiz Türkler cumhuriyetinden, Kifayetli Türkiyeliler cumhuriyetine geçişin önünü kesmek için silahlı yeraltı örgütleri kanlı kampanyalar yürütüyor. Ordu bir siyasi parti gibi siyasete giriyor. Muhtıralar veriliyor. Siyasete sürekli müdahale ediliyor. Büyükanıt, bir başbakandan öte, ‘dekadan’ bir Osmanlı padişahı gibi, Karanlık Savaşlar teorisinden, AB müktesebatının 15. maddesinin Türkiye’yi böleceğinden bahsediyor.

Bu kaosa bakınca, bir AB referandumunun herhalde Fransa’dan çok önce Türkiye’de yapılması gerekir diye düşünmeden edemiyor insan. Herkesin silahlarını gömmesi, eğer doğru dürüst bir savları varsa, eteğindeki taşları ortaya dökmesi gerekiyor.

Taraftar olan niye taraftar, karşı olan niye karşı? Bu milletin bunları artık çok net duyması gerekiyor. Çünkü tartışmak yerine, Türkiye’de liberal demokrasinin ensesine sokakta kurşun sıkılıyor.

Böyle bir AB referandumu, Ergenekon ne kadar büyük ve girift bir yapılanma olursa olsun, Ergenekon’un sivil siyasete çekilmesini zorunlu kılacaktır. Amaç da zaten budur. Ergenekon’a el sallamış herkesin ama herkesin boynunu uçurmak değil, onları legal siyasete çekmektir.

AB referandumunu kazanmış, AB sürecini açık ve net bir devlet politikası haline getirmiş bir Türkiye’de Ergenekon’un altına inebileceği bir yer yoktur. Böyle bir yer kalmaz.

En azından, yeni anayasa halka sunulurken çok açık bir AB tartışması çerçevesinde sunulmalı. Her şey şeffaflaşmalı. Bu tartışmayı hilebazlar değil, rasyoneli olan, söyleyecek açık sözü olanlar kazanmalı.

Böyle şeffaf bir AB tartışması birçok şeyi açığa çıkaracaktır. AKP, AB konusunda ne kadar samimi? Yoksa, AB meselesi AKP’de yalnızca bir liderlik iradesi ve şirazesinden mi ibaret? Ki bu çok muhtemel.

Ve en önemlisi, Kürtler’den, Ermeniler’e ve Kıbrıs’a kadar her fırsatta tam ulusalcı pozisyon alan, savaş uçaklarıyla camlar kıran Ertuğrul Özkök’ün makuller çetesinin ne kadar makul olduğu da idrak edilmeli.

İdeolojisi ve bakışı açısı net olanlar ortadadır. AB konusunda ideolojik değil ‘stratejik ve sinik’ olanlar, artık açık olmak zorundadır. Çünkü belli ki, Türkiye’deki kanlı karanlık, bu ‘makul müphemlik’ üzerinde konuşlanmıştır.

Posted at zaman: 11:25 on 28 Temmuz 2008 Pazartesi by Gönderen gazete koseleri | 0 yorum   | Filed under: ,

Tam göz hizamdan bir Türkiye fotoğrafı-1

Türk yargısının epey ehemmiyetli bir üyesinin şöyle düşündüğünü biliyorum. AKP kapatma davasıyla Ergenekon soruşturmasının organik ilişkisi vardır. Söz konusu kişi, Ergenekon soruşturması kanıtlarının AKP kapatma iddianamesini çürüttüğünü düşünüyor. Haklı. Mesela kapatma iddianamesinin ekinde delil olarak sunulan meşum kitabın yazarı Ergün Poyraz, Ergenekon sanıkları arasında. Ergün Poyraz’ın maaşı da JİTEM’den.

Yani, bir terör örgütünü T.C. iddia makamına davet eden zihniyet sorgulanmadıkça, AKP’yi kapatma iddianamesi bir Ergenekon girişimi olarak yorumlanabilir.

Bir ‘ceset davası’nın sanıklarının bir ‘niyet davası’nın tanıkları olduğu gerçeği ise, Türk hukukunun da, devletinin de, dibe vuruşunun resmidir.

Bu durum, yargıyı ikiye böldüğü gibi, devleti de ikiye bölmüştür. AKP’liler ve AKP karşıtları olarak mı bölmüştür? Hayır. Çünkü mesela yazının girişindeki yorumu yapan kişi bir AKP’li değil. O halde, bu bölünmeye şimdilik ‘eskiler’ ve ‘yeniler’ diyelim.

Batı’nın kapatmacı faşizan unsurları bu bölünmede, doğal olarak, ‘eski’ devlete sempati duyuyor. Onlar, Türkiye’nin Hıristiyan ya da yüce Avrupa medeniyeti dışında tutulmasını istiyor. Bizim ‘eskiler’ de aynı sevdayla kavruluyor. Eğer milli görüşçüyseler, gâvur medeniyetiyle, ulusalcıysalar, antika bir emperyalizmle, ‘solcu’ysalar, neo-liberal sapıklıkla savaşan kahramanlardır bizimkiler.

Çünkü Türkiye AB’ye girerse, Avrupa’da akıl almaz bir ilk gerçekleşecek. MİLLİ gelirimiz düşecek. Liberalizm işçi sınıfının SOL kazanımlarını yok edecek. Ve tabii ki, ULUS orta yerinden bölünecek.

Öte yandan Batı’da bir de liberal demokratlar var. Bunlar Müslüman Türkiye’yi Batı’nın içinde görmek istiyor. Türkiye’nin, Batı medeniyetinin dışına itilemeyecek kadar Batı’nın içinde olduğunu düşünüyorlar. Batı’yı Türkiye’ye kapatmanın yalnızca Türkiye’yi değil, Batı’yı da inandırıcı bir evrensel demokrasi anlayışından uzaklaştıracağına inanıyorlar. Bunlar da devletteki yeni unsuru, yani entegrasyonist unsuru destekliyorlar.

Milli görüşçüler bile Ergenekon’dan tutuklanınca anlıyoruz ki, Türkiye’deki derin siyasi bölünme, Türk parlamentosunu taklit etmiyor. Daha ziyade Batı’nın global sorunsalını izliyor.

İzolasyonistler ve entegrasyonistler olarak. Bu en hakiki siyasi bölünme şeffaflık ve açıklıkla tartışılmazsa, bu tartışmaya öncelik verilmezse, Türkiye’ye huzur yok.

Bu derin bölünmede gerçek takiyeci unsur, izolasyonistler. Bunların önemli bir bölümü Batı’ya sırtlarını dönmekte kararlı olduklarını siyaseten gizliyorlar, sulandırıyorlar. Çünkü meçhul bir geleceği seçerken, ortaya koyabilecekleri inandırıcı bir vizyon, farklı bir medeniyet tasavvurları yok. Ama şu güzelliğe bakın, arkalarında babadan kalma taş gibi bir ‘yeraltı örgütü’ var.

Derken, devlet içindeki eski unsurlar harekete geçiyor ve parlamenter demokrasiyle yapamadıklarını muhtırayla, yargıyla yapmak istiyor.

Aslında, tek ama tek hedefleri var. Türkiye’ye AB’nin, AB’ye de Türkiye’nin kapılarını kapamak. Sonrası zaten tabiatıyla bir şiir gibi kendiliğinden gelir. Bu akrostişli şiire hangi kelimelerle başlayacaklarını bilecek kadar da tecrübeliler.

Bir de Ertuğrul Özkök’ün ‘makul’ zalimler ordusu var. Namı diğer, ortayolcular. Türkiye’de alınan bütün banka kredileri bunlardan sorulur. Çünkü Türkiye bir memleket değil, bunların babasının bankasıdır.

Bunlar yeraltından ziyade kapalı kapılar ardında konuşlanmışlardır. Ama arka odalarında yeraltına gizli bir tünel de yok değildir. Bu deliği çok gerekmedikçe kullanmıyorlar. İhtiyatlılar.

Bunlar gerçekten de arabulucudur. Ama neyin arabulucusu? Bunların derdi, Türkiye’nin Batı’yla entegrasyonunu mümkün olduğu kadar geciktirmek. Türkiye’ye mümkün olduğu kadar uzun süre patinaj yaptırmak. Kâr yerine ranta, piyasa yerine devlete sırtını dayayan, ezelden ayrıcalıklı kifayetsiz bir burjuvaziyi yangın yerinden tam emniyetle, hatta mümkünse son bir büyük vurgunla selamete çıkarmak. Onları, yeni düzenin tepesine yatay geçiş yaparak yerleştirmek. Bu operasyonun adı da Özkökçede ‘büyük uzlaşma’ oluyor. Sloganları da ‘Avrupa önce bizimdir’.

Bu ‘makul’ gaddarlar, ezik ve hantal Türkiye bünyesinin kendi suyollarına yatkın olduğunu iyi biliyorlar. Hiç bitmeyen pişkinlikleri de bu yüzden.

Her devrin insanları onlar. Hoş, bu yeni devir biraz zorladı onları. Böyle sıçramalara alışkın değiller. Ama yine sıçrarlar.

Şimdi, bugün yarın, hürriyetimizin içine Ertuğrul Özkök’ün Tayyip Erdoğan’la röportajı geliyor. Özkök Tayyip Erdoğan’la röportaj yaptığına göre, Tayyip Erdoğan’ın kaybetme ihtimali kalmadı. Çünkü bilirsiniz, Özkök hazretleri kaybeden ‘marjinalleri’ günahı kadar sevmez.

Posted at zaman: 11:00 on 26 Temmuz 2008 Cumartesi by Gönderen gazete koseleri | 0 yorum   | Filed under: ,

Ben,

Yaklaşık bir buçuk senedir buralarda yazıyorum. Yazmak için düşünüyorum, düşünebilmek için yazıyorum. Çünkü bence yazı, lafın bittiği yerde başlıyor. Lafın bittiği yerde kelime beliriyor. Lafın bittiği yerde, ben beliriyorum. Bir fani varlık beliriyor... Yazarak, en azından yokluğa, yok edilişe karşı mücadele ediyorum. Hem fani hem de üstüne, yok olmak istemiyorum

Yazarak deniyorum. Varlığımı ortaya çıkarıyorum, ortaya koyuyorum. Birey olmayı deniyorum, çünkü bireye inanıyorum. Bu inancın Edirne’den Ardahan’a, Müslümanlıktan sosyalizme beni hangi lafta hangi rafa kaldırdığı da hiç umurumda değil.

Ordinaryus çakalların dikkatine! Bireyin kutsallığına inanmıyorum. Tam da tersine, kutsal olma kabiliyetine sahip olmayan tek şeyin, bireyin, yok edildiği her tertibin terkibini varlığımı öne sürerek, ortaya koyarak bozmaya çalışıyorum. Bu tertibin kutsal sağda, ya da kutsal solda olması benim için farkedemiyor.

Bilgiye şahsi bir ilgim var, ama tâbiyetim yok. İnanca büyük saygım var, ama aidiyetim yok. Amma ve lakin, kutsal olanla işim olmaz. Kutsallaştırmanın pagan bir vahşet olduğunu düşünüyorum. İçine şu veya bu kutsal girmiş her toplumsal sözleşmenin başından sonuna karşısındayım.

Önce inanıp sonra diz çökenleri rahatlık ve huzur içinde anlayabiliyorum. Fakat bunun tam tersi, yani önce diz çöküp sonra inananlar ise tabiatıyla bana dehşet veriyor. Zira onlar, kendileri dahil her şeyi yok ediyor. Bunu da bana hiç kimsenin işaret etmesi gerekmiyor. İnanır mısınız, bunu kendi kendime görebiliyorum.

Yazarken mümkün olduğu kadar kendi dünyama, kendi dimağıma referansla yazmaya dikkat ediyorum. Bunu yazarlığın namusu telakki ediyorum. Bunun için bu köşeyi işgal ettiğimi düşünüyorum.

Karşımızda duran koskoca dağların, mesela bir Ergenekon’un, varlığı ve yokluğu metafizik bir mesele gibi sabah akşam tartışılmaya ihtiyaç duyulmadığı gün, benim gibi gazeteci olmayan yazarlar da bu köşeleri işgal etmeyecekler. O günü ben de sizin gibi iple çekiyorum.

Yoksa Marks’tan Troçki’ye, Kemal’den Atatürk’e, Ertuğrul’dan Ertuğrul’a, icazet alarak serpme yazı yazmanın, yukardan ilim irfan ikbal, taktik strateji saçmanın tekniklerini, inceliklerini, dahası protokolünü hasbelkader öğrenmiş biriyim. Enikonu maalesef ben de bir ‘okumuş Türk çocuğuyum’.

Ama okuduklarımla sizin canınıza okumayı, basit olanı zaafla karmaşıklaştırarak, dibi görüneni lafla derinleştirerek, sıradan insanların ve bireyin beş duyusuna ve aklına hakaret etmeyi en büyük sahtekârlık sayıyorum.

Eğer yazdıklarımla ola ki bünyenizi, aklınızı, vicdanınızı zaman zaman köşeye sıkıştırıyorsam, bunu kimseyi arkama almadan, tek başıma yapmaya çalışıyorum. Yaptığımı büyütmeyin ve daha da elzemi, beni ve sıradanlığımı sakın ha küçümsemeyin diye...

Yazarın derdi, becerebiliyorsa, hiçbir şeye dayanmadan yaslanmadan, kendini ortaya koymaktır. Yani, sıradan bir insan olmaktır.

Sıradan insan kim midir? Türk aydını koşup bir bilene sormadan ben cevap vereyim.

Sıradan insan, beş duyusunu ve aklını gerektiğinde hiç bir referansa ihtiyaç duymadan hemen kullanabilen insandır. İçgüdülerini kaybetmemiş insandır. Yangından hangi güdüyle kaçıyorsa, özgürlüğün kokusunu aynı güdüyle alabilen insandır.

Sıradan insan, bir gece muhtıra verilince, Ertuğrul’lar, Aydın’lar, Kemal’ler uyanmadan, ne düşüneceğini, daha da önemlisi ne hissedeceğini tek başına bilen insandır.

27 Nisan muhtırasının ertesi günü gazete köşelerine bakın, medyamızdaki sıradan insanları saymaya başlayın.

Sıradan insan, yediği ikinci darbede ilk darbeden daha büyük tepki veren, sesini daha da yükselten insandır.

Abdurrahman’ın davasından sonra tepkisini ikiyle çarpma cüretini gösterenlere bakın, kaç sıradan insan kalıyor geriye, artık parmaklarınızla sayabilirsiniz.

Sıradan insan, Veli Küçük ismi geçtiğinde Hrant Dink’in vücut kimyasının bozulduğunu, ölmeden öldüğünü, ne yapsa bir türlü unutamayan insandır.

Ben ve benim gibi sıradan insanları babalarınızı arkanıza alıp kovalamaya çalışabilirsiniz. Ama artık beceremezsiniz. Çünkü biz, kazandık. Bize yer açacaksınız. Bize alışacaksınız.

Evet, haklısınız, sizin için tehlikeliyiz. Çünkü biz varoldukça, zamanla siz de sıradanlaşacaksınız.

Sıradanlık, bulaşıcı sağlıktır.

Bize bulaşmazsanız, bir ihtimal sıradanlık size bulaşmayabilir. Ama bize bulaşmadan sıradan olmadığınızı nasıl ispatlayacaksınız, nasıl sergileyeceksiniz? Di mi?

İşte, iş burada sizin için bir çıkmaza giriyor.

Hem de çok sıradan bir çıkmaza.

Maalesef.

Posted at zaman: 11:43 on 24 Temmuz 2008 Perşembe by Gönderen gazete koseleri | 0 yorum   | Filed under: ,

Bağımsız Türkiye

Karşı olduğun şeyi küçümsemek. Az gelişmiş ülke siyasetinin motoru budur. Küçümsemek. Dikkatinizi çekerim, burada indirgemecilikten bahsetmiyorum. Her indirgemeci karşısındakini küçümsemez.

Basit bir hastalıktan, küçümsemekten bahsediyorum. Kibirden bahsediyorum.

Memleketimin en büyük Amerika, Avrupa düşmanlarına bakın. Aslında Amerika’yı Avrupa’yı küçümserler. Anglo-Sakson kültürünü küçümserler. Bu kültürün değişme, gelişme kabiliyetini küçümserler. Batı medeniyetinin ince örgüsünü küçümserler. Daha da vahimi bu kültürün (iyi ya da kötü) geleceği karşılama ve geleceği kurma imkânlarını küçümserler.

Amerika bir iskele babasıdır sanki. Neo-liberalizm denen bir halatla bağlanırsın oraya, aldın mı halatı babadan, heyamola. Meçhule kalkar gemi ve tam orada işin biter.

Kimse bana meseleyi basitleştirdiğimi söylemesin. Çok gördüm. En ince fikirli, en derin analizlerde bile, asıl meseleye gelince, tek kelimeyle küçümserler, geçerler. Çünkü azgelişmişin üzerinde konsensüs sahibi olduğu tek bir şey vardır. O da, kibirdir. Ucuz kibrin kokusunu alınca azgelişmiş, anlaşılmazı anlar, inanılmaza inanır. Diğer bütün lâfü güzaf, en zeki sözler, bu gariban kibrin altın varaklı çerçevesidir.

Gelir düzeyi 10 bin dolara gelmiş, Avrupa’nın dibinde bir ülkede yaşıyorsun. Senin Avrupa’yla bağın artık organik bir bağ. Amerika’yla bağın organik bir bağ. Daha ziyade karmaşık bir merkez periferi ilişkisini andırıyor.

Bakın, bu bağa organik bir bağdır demek belki indirgemeci bir tasniftir. Ama bu tasnif, karşı tarafı küçümsemez. Internet devrimini küçümsemez. Hizmet sektörünün en büyük katma değer yaratan sektör olduğu gerçeğini küçümsemez. Liberal bir yaklaşımdan mahrum bir hizmet sektörünün doğmadan öleceği hakikatini küçümsemez. Milliyetçiliğin anavatanı Avrupa’nın ‘bağımsızlık’ kavramını bir yana atıp liberal demokrasi denen ‘bir fikir’ üzerinde yeni bir medeniyet kurma ihtiyacını küçümsemez. Çin’in ve Rusya’nın acımasız, tehlikeli ve otoriter bir kapitalizme yönelişini küçümsemez. Tam Japonya ele aldı derken bütün teknolojiyi, Amerika’nın bilişim sektörüyle geri dönüşünü, öne geçişini küçümsemez. Milletlerin bölüşüm sorunu olduğu kadar, zenginlik ve zenginlik kaynağı sorunu olduğu gerçeğini küçümsemez.

Amerika’ya Avrupa’ya kenarından ucundan teyellenmiş değilsin. Sen iliklerine kadar Batı medeniyetinin bir parçasısın. Yalnız ve güzel bir parçası olsan da hakikat değişmez.

Olan olmuş. Artık içerdesin. İçindesin. Dışarıya çıkmanın maliyetini hesaplayabiliyor musun? Etrafında bu maliyeti senin paşa gönlün için ödemeye gönüllü bir halk görüyor musun? Herhalde şaka yapıyorsun.

Bağımsız İtalya ne kadar anlamlıysa, bağımsız Türkiye de o kadar anlamlı artık. Buna alış. Türkiye’yi de küçümseme. Batı’yı da küçümseme.

Hem, İtalya’dan mesela, daha bağımsız bir ülke olmak için ne yaptın? Yeni bir zenginlik kaynağı mı yarattın? Anayasanı bile Mussolini’den aldın.

Evet, yalnız değilsin. Batı’da da müttefikin var. Amerikalı neo-con ve Avrupalı faşist de senin bağımsızlık mücadeleni destekliyor. Çünkü Amerikalı neo-con ve Avrupalı faşist seni bu medeniyetin bir safrası olarak görüyor. Ve seninle tıpatıp aynı şeyi düşünüyor. Batı’dan bağımsız Türkiye. Ya da daha doğrusu, Türkiye’den bağımsız bir Batı. Amerikalı ve Avrupalı faşistin seninle anlaşıyor olması seni hiç mi rahatsız etmiyor?

Amerika’ya Avrupa’ya karşı mısın? O halde bu medeniyetin içinde ve içeride mücadele edeceksin. Demokratik bir mücadele vereceksin. İçinde yaşadığın medeniyetin merkezinden hakkını alacaksan, bu koskoca medeniyetin sana ve diğer vatandaşlarına öngördüğü tek mücadele tarzını, demokrasiyi kabul edeceksin. Demokrasiyi küçümsemeyeceksin.

Evet, Batılı demokrat sana demokrasiyi dayatıyor. Batılı faşist sana demokrasiyi dayatmıyor. Batılı demokrat seni Avrupa üzerinden bağımlı kılmak istiyor. Batılı faşist, Ortadoğu cehennemi üzerinden. Sen seç

Ama tabii sen ‘gerçek’ solcusun, üçüncü bir siyasi yolun var. Anlat o zaman. Bir duyalım. Yepyeni bir katma değer yaratacak ekonomik, teknolojik bir fikrin mi var? Ya da, dünyanın yeni enerji kaynağını bu topraklarda mı bulacaksın? Yoksa bir Lisenko vakası daha mı yaratacaksın?

Bu devirde bir medeniyete sırtını dönüyorsan, bir başka medeniyet tasarımın olmalı. Üstelik bu, bağımsız olarak kurulabilir bir tasarım olmalı. Beni hor görmezsen üstadım, o tasarımı görmek istiyorum.

Erke dönencesi denen şey, bence yalnızca milleti güldürmek için uydurulmadı. Türkün buluşu bu sonsuz enerji kaynağı, bağımsızlığı inandırıcı kılmak için yaratıldı. Erke dönengeçi bir zavallı alternatif medeniyet tasarımıydı. Darbeden sonra halka tanıtılacaktı. Asıl makine bozuldu. Kısmet olmadı.

Onlarınki erke dönengeçiydi. Seninki ne? Gerçekten merak ediyorum.

Posted at zaman: 11:46 on 21 Temmuz 2008 Pazartesi by Gönderen gazete koseleri | 1 yorum   | Filed under: ,

Paşa çayı

Ergenekon tartışması felsefedeki idealizm materyalizm tartışmasına döndü. Temelinde metafizik bir tartışmaya.

Zamanında Dr. Johnson diye bir filozof, gelmiş geçmiş en kısa felsefe tebliğini vermişti. Amacı, binbir dereden su taşıyarak maddenin gerçekte var olmadığını ispatlamaya çalışan Berkeley’i alt etmek ve materyalizmin gerçekliğini kanıtlamaktı. Dr. Johnson kürsüye koskoca bir taş getirdi. Ve taşa olanca gücüyle tekme attı. Böyle bir tebliğ ‘derin’ filozoflara hitap etmez tabii, ama sıradan ‘sığ’ bir insan bu kısa tebliğin hakiki derinliğini hemen kavrar. Taş, gerçek olsa da acıtır, gerçek olmasa da.

Çünkü kafası yıllardır taştan taşa vurulan sıradan insanlardır.

Şimdi devir değişti, bu sıradan insanlar koskoca bir taş gibi duruyor inkârcıların, ‘farecilerin’ önünde.

Bu ‘sıradan taşın’ büyüklüğünü Yeni Şafak’taki araştırmadan öğreniyoruz. “Türk toplumunun yaklaşık yüzde 61’i Ergenekon’un çıkar amaçlı bir suç örgütü olduğunu, yüzde 57’si ise darbe yapmak için bir araya geldiğini düşünmektedir. Ergenekon siyasi bir operasyondur önermesine hayır diyenlerin oranı yüzde 65’dir. Vatansever bir oluşumdur önermesine hayır diyenlerin oranı yüzde 77,3’dür.”

Bu rakamlar AKP’ye verilen siyasi desteğin çok üstündedir.

Yani, eski taşlar gitmiş, yeni taşlar yerine oturmaya başlamıştır. Ergenekon’u küçümsemeye, yok saymaya çalışan birileri sizce bu yeni taşa kafalarını vura vura kendilerini yok etmeye mi çalışıyorlar? Bu kadar mı kendilerinden geçmişler?

Yok hayır, bence o kadar aptal değiller. Onların çok uzun sürecek yepyeni bir otoriter rejim hayali var. Yeni otoriterliğin sesi onlar. Ya da sesi olmak için çırpınıyorlar. Ergenekon’u sulandırarak bir ‘paşa çayı’ kıvamına getirmek istiyorlar. Yeni otoriter ‘paşa çayı rejimi’nin tepesine oturmayı hayal ediyorlar. Vicdansızlık rejiminden, bulanık vicdan rejimine geçileceğini öngörüyorlar. O bulanıklığın dilini örüyorlar.

İşte Aydın Doğan medyasının ince fikri bu yeni bulanıklığın dilbilimcisi olmak. Ben Aydın Doğan medyasında emir komuta zincirinin ‘gerçek’ halkalarının bozulacağına hiç mi hiç ihtimal vermiyorum. Bir iki süs yazar hariç, ki ben de onlardan biriydim, Aydın Doğan medyasında bu görevin bir refleks mekanizmasına dönecek kadar içselleştirildiğini düşünüyorum. Onların bütün işi, eski cendere parçalanırken, yeni ve daha modern bir cenderenin kuruluşunu teminat altına almak. Ve giderek ılıyan sularda masumlaşmak.

Bu yüzden onları ne kadar teşhir etseniz, fark etmez, onlar bunu dert etmez. Çünkü onların gözü ne sizde, ne de halkta. Onların gözü başka bir yerde. O ‘başka bir yer’ onlara gözünü kırpana kadar durmayacaklar. Koşuşturacaklar. Ağız yakan kaynar suya sürekli soğuk su katacaklar. Ta ki birileri tam kıvamına geldi diyene kadar.

Başarabilirler mi? Gayet tabii başarabilirler. Burası Türkiye. Onlar da Türkiye’nin ‘tabiatı’ üzerine paraları basıyor.

Onların başarısını engelleyebilecek tek bir güç var şu anda Türkiye’de, o da AKP.

Ama ne var ki, AKP köşeye sıkışmadan hareket etmeyen miskin bir kedi gibi. Bunu iyi okuyan ‘yeni otoriterlik’ AKP’yi köşeye sıkıştırmak istemeyecektir.

Buna, AKP’yi kapatmamakla başlayacaklar.

Kapatılmayan bir AKP, ekonomi için, sözde normalleşme için, kısa dönemde iyidir hoştur da, uzun dönemde hem demokrasi, hem ekonomi için çok salaş bir yoldur.

Dikkatinizi çekerim. Kapatılmayan bir AKP, temize çıkmış bir AKP değildir. ‘Affedilmiş’ bir AKP’dir. Kimin affettiği ise çok önemlidir. Çünkü onu affeden makam, yeni otorite makamıdır.

Eski otorite AKP’yi ‘hiç yoktan’ suçlamıştır. Yeni otorite de ‘hiç yoktan’ affedecektir. Bu iki otorite arasındaki çok önemli ortak nokta, hiç yoktanlıktır.

AKP kapatılmadığı gün, Ertuğrul Özkök’ün ‘işte size Türk adaleti, işte size yüce Türk yargısı’ yazısı elbette hazırdır. İşin garibi, aynı gün aynı sözleri bir AKP’li, mesela Cemil Çiçek de edebilir.

Türkiye’nin garip yeni çıkmazı budur. Affedilmiş ve hiç yoktan borçlu bir AKP’yle yoluna devam etmek ve günü kurtarmak. Ya da affedilmemiş bir AKP’yle biraz olsun geleceği kurtarmak.

İşte bu yüzden AKP’nin savunma yapmayı reddetmesi çok önemliydi. Geçmiş olsun.

Ama ne olursa olsun, bundan böyle Türkiye’de, ucunda ışık görülen bir tünelde siyaset yapılacaktır. O ışığın kaynağı da, halkın hafızasıdır, halkın kaydıdır.

Bu da, ben faninin bu memlekette gördüğü en umut verici şeydir.

Bu değişimin ‘vesileleri’ ve ‘vasıtaları’ ortadadır. Ama evet, ne yazık ki hâlâ bu değişimin gerçek bir öznesi yoktur. Özne olabilmek, hepiniz iliklerinize kadar biliyorsunuz, bu memlekette son derece zor, tehlikeli ve marjinal bir iştir...

Posted at zaman: 11:05 on 19 Temmuz 2008 Cumartesi by Gönderen gazete koseleri | 0 yorum   | Filed under: ,

Fareli Köy

Demokratlığımızın sığlığından dem vuruyor birileri. Dolayısıyla derin demokratlık diye bir şey var, onlar biliyor, biz bilmiyoruz.

Siyaset biliminin halkın elinden çekip alamadığı tek şey olan demokratlığı da ‘akademia’nın tozlu raflarına kaldırmak istiyorlar. Demokratlığı nemli bir mahzende yıllandırıp ara sıra tadına bakıp tükürmek istiyorlar. Gövdesi dolgunlaşınca, tadı olgunlaşınca halka ikram etmek istiyorlar. (Bu kadar nadide bir şey bütün bir halka dağıtılmaya yeterse tabii.) Demokrasi degüstatörleridir onlar. Onların tadına bakıp onaylamadığı demokrasi demokrasi, demokratlık demokratlık değildir.

Halbuki demokrasi fikrinin en güzel yanı evde kendi imkânlarınızla yapılabilir olmasıdır. Demokrasi basit bir şeydir, basit değilse demokrasi değildir. Demokrasinin ne olduğunu anlamak için eğitim seminerleri gerekmez. Biraz hayatı okumayı biliyorsan yeter. Demokrasi fikrinin en büyük gücü buradadır.

Kitaplardan önce hayata yazılmıştır.

Ama gel gör ki, demokrasi degüstatörleri sana demokrasinin karmaşık ve çok derin bir şey olduğunu anlatacaklar. Hele hele Türkiye gerçeğinde çok daha karmaşıklaşan bir mesele olduğunun altını çizecekler.

Sen de bu karmaşıklığı evde tek başına kavrayamayacağına göre, birilerine danışmak zorunda kalacaksın. Sonunda, sen bilirsin abla, sen bilirsin abi, noktasına geleceksin. O meşum pozitivist odaya bu sefer arka kapıdan gireceksin.

Türkiye’nin çok özel ve çok karmaşık jeopolitik koşulları teranesi nasıl totaliter bir rejimin zeminini oluşturduysa, Türkiye koşullarında demokrasinin derinliği ve karmaşıklığı fikri de otoriter bir rejimin temellerini oluşturacak. Sakın şaşırma.

Benim gördüğüm ve anladığım kadarıyla Türkiye’de asker bir karar aldı. Totaliterliğin dilinden otoriterliğin diline geçme kararı. Totaliterliğin dili militer, stratejik, jeopolitik bir soğuk savaş diliydi. Asker bu dilin zaman aşımına uğradığını fark etti. Bu yüzden bu ölü dilin zehrini oraya buraya saçanlara karşı açılan savaşa destek verdi. Bu dille bu geminin artık yürüyemeyeceğini idrak etti.

Evet, asker Ergenekon soruşturmasına göz yumdu. Ama bir koşulla. Fazla abartılmaması koşuluyla. Ve Ergenekon’un eski ‘totaliter’ dilinin yerine yeni ‘otoriter’ bir dil oluşturulması koşuluyla.

İşte ‘tarafsız’ların ehemmiyeti bu noktada devreye giriyor. Bu insanlar ulusalcı değiller, bunlar ‘basit demokrat’ da değiller. Onların görevi yeni ve asil bir korku yaratmak. İç savaş korkusu.

Onların görevi otoriter bir rejimin görünüşte ‘demokrat’ dilini oluşturmak. Bu dilin Türkiye’ye özel, yerel bir dil olmasına dikkat etmek. Demokrasi fikri tam ulaşılabilir olmuşken, onu ulaşılabilir olmaktan çıkarıp karmaşıklaştırmak.

Gerginlik ve heyecan olmadan gerçek bir dönüşüm dünyanın hiç bir ülkesinde mümkün olmamıştır. Onların görevi bu heyecanı halka çok görmek. Bu heyecanın iç savaşa gideceği korkusunu yaymak.

Onların görevi asgari bir demokrasiye doğru evrilebilecek bir ülkenin fren balatalarını ABS frenlerle değiştirmek. Ve derinleşmiş otoriter bir zeminde Türkiye’yi durdurmak.

Yok hayır, onlara bu görev bir zarfta tebliğ edilmedi. Onların bizzat kendileri halka tebliğ edilmiş birer zarf.

Halktan önce AKP’nin bu zarfı açması muhtemeldir. Bu zarfı açan AKP kapatılmaz. Bu zarfı açmayan AKP, kapatılır. Garip bir çıkmaz daha.

“Ya 9 Mart darbe girişimi?..

1971’in 12 Mart askeri darbesinden sonra 9 Mart konusunda açılan Madanoğlu Paşa Davası beraatle sonuçlanmıştı.

Yani dağ fare doğurmuştu!

Peki, kim inandı 9 Mart’ın olmadığına?..

Hasan Cemal, nasıl kuryelik yapmış, Doğan Avcıoğlu’nun yazdığı ‘darbe anayasası’nı büyük boy sarı zarf içinde alıp hangi subaya götürüp teslim etmişti?

Hasan Cemal, Kızılay’daki bekar evinde Mürted Hava Üssü Komutanı Korgeneral ile Doğan Avcıoğlu’nu kaç defa gizli olarak buluşturmuştu?

Hangi bombalar nerelere atılmış, neden atılmıştı? Hangi 27 Mayısçı emekli subay dinamit lokumlarını arabasının bagajında getirmişti?

Ama ne oldu?..

9 Mart davasında dağ fare doğurdu. Neden? Çünkü işin ucu zamanın Genelkurmay Başkanı’na, Hava Kuvvetleri Komutanı’na gidiyordu. Dava bir yerde siyaseten kesildi, beraat kararı çıktı mahkemeden...

Ama bu karar, 9 Mart’ın bal gibi bir darbe tertibi olduğu gerçeğini tarih önünde değiştirmedi.”

Bu sözler, hayranlık verici derecede basit bir demokratın, Hasan Cemal’in sözleri.(Milliyet, 10.7.2008)

Fare diyor ki, “Ne olursa olsun, kim ne derse dersin, bundan böyle bu ülkede birileri zarfsız yaşayacak.”

Fare böyle konuşunca gözümde bir büyüyor, bir büyüyor. Dağ farenin yanında küçücük kalıyor.

Posted at zaman: 11:01 on 17 Temmuz 2008 Perşembe by Gönderen gazete koseleri | 0 yorum   | Filed under: ,

O virajdayız

Hukuku unutun. Çünkü hukuk sizi çoktan unuttu. Can çekişen hukuka atılan son kurşunun adı Abdurrahman’dı. Atları da vururlar. Hukukun acıları Abdurrahman’la son buldu. Bu, bir yolun sonu oldu. Ve yeni bir yolun başlangıcı.

Hiç alışık olmadığımız bir devir başladı. Hayal bile edemeyeceğimiz bir devir. Halkın vicdanı devri. Hem halk hem vicdan bir arada. İkisini de yok sayıyorduk. Buyurun, şimdi ikisi de bir arada.

Halkın arzusu değil. Halkın tercihi değil. Onlarla baş edebiliyorlardı. Birilerinin en korktuğu şeyle baş başayız şimdi. Halkın vicdanı.

Toplumları devlet değiştirmez. Toplumları hukuk değiştirmez. Toplumları halkın arzuları bile değiştiremez genellikle. Toplumları halkın vicdanı değiştirir. Bu da en değişmez hakikatlerden biridir.

Ergenekon iddianamesi ortaya çıkacak. Birilerini ‘mutlaka’ tatmin etmeyecek. Kimleri mi tatmin etmeyecek? Cevabını Emre Aköz veriyor. “Ortak özelliklerini bir kere daha sıralayalım: 1) ‘Laiklik elden gidiyor, şeriat geliyor’ havası yaratmak. 2) Kapatma iddianamesini var gücüyle desteklemek. 3) Operasyon başlayana dek Ergenekon hakkında susmak. 4) Tutuklamaların ardından sorgulamalara çamur atmak, tali konuları sanki çok önemliymiş gibi sunmak.” Emre Aköz’ün bu billur gibi yazısını mutlaka okuyun. (Sabah, 9 Temmuz)

Sonra esen rüzgâra göre başlasın fırıldaklık. Sanki bir gün o yanda, bir gün bu yanda olunca ‘ortada’ olabiliyorsun. Olsan olsan, ortalık yerde fırıldak oluyorsun. Ve bu her yerden görününce şaşırıyorsun. Çünkü gerçeğin bir kaç kişinin bildiği bir sır olmasına öyle alışmışsın ki...

Niye mi artık görünür oldun? Çünkü halkın vicdanının gözü açıldı.

Halkın vicdanı kan dökmek için yoktur. Asmak kesmek için yoktur. Savaşmak için yoktur. Halkın vicdanı görebilmek ister. Görünmez olan artık görünsün ister. Üstüne gitmezseniz halk bu kadarıyla yetinir. Halkın gücü de buradadır zaten. Görmek ve bilmek aslında ona yeter.

Batı medeniyetlerinin en büyük demokrasi virajlarında büyük hukuk davaları vardır. Dreyfus davası gibi. Rosenbergler gibi. Bu davaların sonuçları değil, varlığı önemlidir. Bu davalar mahkemede değil, halkın vicdanında görülür. Türkiye nihayet böyle davalara sahip. Kapatma davaları ve Ergenekon davası. Bu davaları hukuk üzerinden, devlet üzerinden tartışma tuzağına sakın düşmeyin. Bu en büyük tuzaktır.

ÇÜNKÜ BU DAVALAR HALKIN HUKUKTAN DAVACI OLDUĞU, YA DA HUKUKUN HALKTAN DAVACI OLDUĞU DAVALARDIR.

Bu tür davalarda mahkemenin nihai kararı ehemmiyetsizdir. Varolan hukukun Ergenekon’u hakkıyla yargılayamayacağını hepimiz biliyoruz. Bu kapatma davası için de geçerli. İkisinin de sonucu, hukukun olmadığı yerde, ne olursa olsun, ya siyasidir ya da tesadüfî.

Ama hukuken belki de yanlış sonuçlanacak bu davalar, cumhuriyet tarihinin en önemli davalarıdır.

Ve halkın vicdanının bu davalarla ilgili vereceği karar, Türkiye’nin geleceğini belirleyecektir.

Yeni hukuk düzeni bu vicdan üzerine kurulacaktır. Yeni anayasa bu yeni vicdanın anayasası olacaktır.

Unutmadan, bu tür davalarda çoğunluğun vicdanı eninde sonunda galip gelir. Bu davaların sonucu uzlaşma üzerinden yürümez. Rosenbergler ne ölsün ne ölmesin diyemeyeceğin gibi, AKP ne kapatılsın ne kapatılmasın diyemezsin. Ergenekon ne vardır ne yoktur diyemezsin. Zaten bu tür davaların bütün ehemmiyeti bir vicdana ötekini ‘marjinalize’ edip yok etme şansı vermesidir.

Bunlar varlık ve yokluk davalarıdır. Buradaki varlık ve yokluk mücadelesi mutlak bir mücadeledir. Bu mücadeleyi taraflardan biri kazanmadan bir uzlaşma zemini, bir hukuk, zaten mümkün değildir.

AKP’nin en önemli erdemi bu gerçeği geç de olsa idrak etmiş olmasıdır. Yoksa demokraside sınıf birincisi olması değil.

Halkın vicdanı idam sehpasında değildir. Halkın vicdanı bir bankanın kuyruğundadır, bir vapurun bankındadır, ve nihayet artık gazete sayfalarındadır.

Halkın vicdanının ne kadar yüce gönüllü ve gündelik bir şey olduğunu anlamak için Cengiz Çandar’ın bunu hisseden ve hissettiren muhteşem yazısını mutlaka ama mutlaka okuyun. (Referans, 9 Temmuz)

Ve korkmayın. Topu topu vicdan tazeliyoruz. Ortak bir vicdan oluşturuyoruz. Aslında iyi günler bu günler.

Bir tek ‘tarafsızlar’ için kötüdür bu günler. Çünkü böyle vicdan virajlarında tarafsızlar, tarihe insanlık müsveddesi olarak geçer.

Ama onlara da iyi bir haberim var. Meşhur hayat tarzlarını kaybetmeyecekler. Ama bir koşulu var. Hayatlarını ve ‘tarzlarını’ artık yalnızca düğmelerini ilikleyerek kazanamayacaklar.Başka bir yetenekleri var mı dersiniz?

Not: Yazarken haber geldi. Amerikan Konsolosluğu’na saldırı. Olay, halkın vicdanının apaçık gözleri önünde cereyan etti. Endişeye gerek yok.

Posted at zaman: 11:53 on 10 Temmuz 2008 Perşembe by Gönderen gazete koseleri | 0 yorum   | Filed under: ,

Ilımlı Marksizm ve Ilımlı İslam

70’ler, Marks’ın dünyanın yarısına bedel olduğu yıllardı. Hatta yarısından fazlasına. Sadece dünyanın değil, insan denen beşerin zaaflarının yarısının hesabının da Marksizmden sorulduğu günlerdi o günler. Stalin’in kara, kanlı hesabının Marks’ın mürekkebine yüklendiği günler.

Tedhişçi, terörist nihilizmin Marksizme el altından transfer olduğu, Baider Meinhof’un, Kızıl Tugayların, Action Direct’in Avrupa’nın kalbinde hücrelendiği, Carlos’un bir insanlık canavarıyla bir seks ilahı olmak arasında gidip geldiği garip zamanlar.

Vicdanların Ortadoğu üzerinden düzenlendiği, Ortadoğu hakkındaki farklı görüşlerin Fransa’daki bir çiftin aşkının içine edebildiği bir devir. Amerika kıyılarında balıktan çok Sovyet denizaltısı olduğu varsayılan kuyruklu yalanlar devri. Aynı zamanda hakiki korku ve hakiki acılar devri. Azgın faşist diktatörler devri. İnsanın insana neler yapabileceğinin artık gizlenemediği, ürpererek izlenmeye başladığı bir dönem.

Böyle uygun bir zamanda, Fransa’da İngiltere’de Almanya’da, ekmek peşinde, çoluğunun çocuğunun derdinde, ‘sıradan’ bir vatandaşı, Hitler’den, Franco’dan korktuğu kadar Marks’tan, Marksizmden korkutmak çok mu zordu?

Çok kolaydı. Yarım Ertuğrul Özkök içine çeyrek Fatih Altaylı bütün Avrupa’yı zehirleyip gebertmeye yetebilirdi. Baykal’a da ister istemez yalnızca avukatlık kalırdı. Diktatörlerin avukatlığını yapmak.

Avrupa ne yaptı? Marksizmden korkmamayı tercih etti. Kimseyi Marksizmle korkutmamayı tercih etti. Marks bir Avrupalıydı. Marks onların kültürünün bir parçasıydı. Marks onların düşüncesinin, onların felsefesinin, onların zihniyetinin, onların hayatının bir parçasıydı. Evet, Marksizm çoğu zaman bir inanç gibi örgütlendi, ama temelinde eleştirel bir düşünceydi, bir felsefeydi. Kökü Avrupa’nın çok derinlerinde olan bir felsefe.

Avrupa, kanlı faşist diktatörlerle Marks’ı aynı kefeye, aynı kefene koymadı. Koymaya gönlü varmadı. Buna halkın vicdanı diyorum ben. Bu günlerde Türkiye’de çok ihtiyaç duyduğumuz bir şey.

Bu dönemde Avrupa çok önemli filozoflar çıkardı. Döneminin en önemli filozoflarıydı onlar. Bunların neredeyse hepsi Marksistti. Bu filozofların bütün çabası, temelinde, Marks’ın Avrupa kültürünün bir parçası olduğunu fark etmek, fark ettirmekti. Marks’ın Avrupa’daki derin köklerini görünür kılmaktı. Bunlar Marks’ın köklerine Leibniz’den Spinoza’ya Nietzche’ye, Marks dahil kimsenin daha önce aklına gelmeyen bir sürü filozofu yerleştirdiler. Marks’a yeni felsefi akrabalıklar yarattılar. Marks’ı öncelikle bir düşünür yaptılar. Marks’ı Marks yaptılar. Stalin’i de Stalin kalmaya mahkûm ettiler. Marks’a sahip çıktılar. Marks’ı yaşattılar. Marks’ı tetiklemecilerden, tetikçilerden korudular. Marksist partiler Avrupa demokrasisinde var olabildi. Hatta zaman zaman da iktidara çok yakın durdu. Ne olduysa oldu, ama sonunda Marks, Avrupa’nın her yanına sinmiş bir filozof oldu. Bunu da yerden göğe kadar hak ediyordu.

Bu sayede Marks, şimdi Marksist olmayan filozoflarda da yaşayabiliyor. Dünya kültürünün derin bir parçası olabiliyor. Ve kimseyi korkutma ihtimali de artık pek bulunmuyor. Berlin Duvarı yıkıldı diye değil. Avrupalıların korkabilecekleri zaman korkmamayı tercih etmesi ve ‘düşünürlerinin’ jip peşinde koşmak yerine gece gündüz kafa patlatması sayesinde.

Korkmayı ve korkutmayı tercih eden amip ‘kültürler’ ne yaptı bu devirde? Amerika bütün dünyada komünist avına çıktı. Sovyetler Marks’tan Stalin kadar nefret eden bir nesil yetiştirdi. Biz ne yaptık? Kendinden başkasına gücü yetmeyen süper gücüz ya, biz de memleketi yaktık, yıktık, koskoca bir ormanı kuruttuk.

İşte o yıllar, Amerikalı olmaktan, Türk olmaktan tarifsiz utanç duyulan yıllardı. Avrupa’nın haklı gururunun da maalesef kibre dönmeye başladığı yıllar. Hitler’in verdiği derin vicdan azabını kibrin şehvetiyle dengelemeye başladığı yıllar.

Evet, Avrupa’nın gururu artık kibir oldu. Amerika’nın utancı ise hâlâ devam ediyor. Şimdi de İslamofobia olarak devam ediyor. Bizim utancımız da hep Amerikan malıdır. Bizim utancımız da İslamofobia olarak devam ediyor.
Ama Amerika’ya karşı olmak başka, onu küçümsemek başka. Amerika zamanın şuuruna hâkim. Irak’ta yaptıklarını bütün Müslüman âleminde tekrarlayamayacağını, bunu 2008 yılında, dünyanın uydudan açılmış gözleri önünde beceremeyeceğini biliyor. Amerika bu yüzden, Marks’ın Avrupa’da derinleştirilerek kabulü gibi, İslamın da Türkiye’de derinleştirilerek kabul edilmesi fırsatına FİT OLUYOR. Zamanında Marks için Avrupa’yla yaptığı uzlaşmayı, bu kez de İslam için Türkiye’yle yapmak ZORUNDA KALIYOR.

Bu da bana fena halde uyuyor. Çünkü ben vatanını satan neo-liberal bir o.... çocuğuyum. Ananızı babanızı bilemem, ama aynı şeyi size, şiddetle tavsiye ederim.

Posted at zaman: 11:01 on 7 Temmuz 2008 Pazartesi by Gönderen gazete koseleri | 0 yorum   | Filed under: ,

Taraf’taki son günüm...

Türkiye’de yazmak tehlikeli bir iştir, tehlikeli değilse işten bile değildir.

Yalnızca siyasi tehlikelerden söz etmiyorum. O, bu işte peşinen vardır. Siyasi tehlikenin haritası son derece bellidir. Belirlidir. Belirlenmiştir.

Ama bir tehlike daha var. Mesela ben yazdığım oldukça kısa süre içinde, yalnızca ve yalnızca yazdıklarım yüzünden iki ‘arkadaşımı’ kaybettim. Nikâh şahitliğini yaptığım iki arkadaştan söz ediyorum. Zaten iki kez nikâh şahitliği yaptım.

İşte bu ikinci tür bireysel tehlikelerin mayın haritası ise son derece belirsizdir.

İlk harita ne kadar belirliyse, ikincisi de tam o kadar belirsizdir. Çünkü ilk tehlikeyi var eden, ve bu kadar belirli kılan, ikinci haritanın belirsizliğidir.

‘Çok belirli’ tehditlerin hiç ‘belli olmayan’ destekçileri de olmasa, bu tehditler bu kadar uzun süre etrafta fink atabilir mi? Demokrasinin kendine ‘demokrat’ diyen köstekçileri de olmasa, demokrasi kendini 2008 yılında Kaf dağının ardına gizleyebilir mi?

Türkiye’deki abartılı köşe yazarlığı vakasının ne demeye geldiğini anlamaya çalıştım uzun süre. Bir kaç klişenin ötesine ben de bir türlü geçemedim. Derken birden dank etti. Fark ediverdim ki, köşe yazarının pek abartılı kıymetinin tek bir nedeni var. Altındaki imza. İmza atabilme ‘küstahlığı’.

Bu memlekette yazı yazmakla, imzalı yazı yazmak arasında banyoda şarkı söylemekle stadyum konseri vermek kadar fark vardır.

Bir yazının altına imza atabiliyorsan köşe yazarlığı için gerekenin yüzde 50’sine sahipsindir.

Bu Türkiye’de çok ama çok ilginç ve dolayısıyla seyirlik bir durumdur, çünkü bir ‘bireyi’ andırıyordur. Birey her şeyden daha nadir bir şeydir Türkiye’de. Bırakın bireyi, ‘bireyimsilik’ bile çok nadirdir.

Çünkü faşist bir kültürüz.

Tamam tamam peki faşist değiliz, artık otoriteriz. Otoriter deyince pek rahatlıyor nedense birileri. Faşist kötüdür de, otoriter iyi bir şey midir? Bence otoriter faşistten beterdir. Bir kere çok çok daha uzun ömürlüdür. Ve daha görünmezdir. Ve daha az tepki uyandıran bir dili, daha iyi uyutan masalları vardır.

Ve otoriterin en büyük korkusu kendine faşist denmesidir. Yani otoriterliğinin altının çizilmesi, otoriterliğinin görünür kılınmasıdır. Kepazeliğinin, ikiyüzlülüğünün yüzüne vurulmasıdır. Beni siyaset bilimi ilgilendirmez. Beni ilgilendiren iletişimdir, siyasettir. Otoritere faşist dediğim zaman siyaset bilimi yapmıyor olabilirim, ama siyaset yapıyorum. Binbir peçe ardında saklı duranı görünür kılıyorum, o kadar.

Dönelim köşe yazarına, dediğim gibi eğer bireyimsiysen, ön bireysen, taşeron bireysen yani, köşe yazarı olarak iş aramaya başlayabilirsin. Bulursan, bir bakmışsın bir Fatih Altaylı, bir Ertuğrul Özkök bile olmuşsun. Hem “büyük” gazeteci, hem de ‘köşeci’ olmuşsun.

Bu yüzde 50’ye bir yüzde 10 daha katarsan ‘aranan’ köşe yazarı olursun. Hülya Avşar gibi bir şey olursun. Vasatiliklerin vasati olmayan bir toplamı olursun. Sanki vasat değilmiş gibi olursun. Otorite bunu ister. Üstüne halkın da bunu istediğini söyler. Halkı böyle ‘kucakladığını’ iddia eder. Fena halde kucaklar da.

Buna bir yüzde 10 daha ilave et, aman aman, bireye benzemeye başlamışsındır. Arkadaşlarından ‘seni düşünen’ birileri senle bir abi, bir baba gibi konuşmaya başlarlar. Şuurunu kaybettiğini düşünürler. Seni itidale davet ederler. Bir yüzde 10 daha koy, o arkadaşları da kaybedersin.

Bir yüzde 10 daha koy. Mesela Perihan Mağden olursun. Arzusuz aşkın ve arzulu nefretin objesi olursun. Ne kazanırsan kazan, bu yükü tazmin etmez. Yüzde 90 bireysindir artık. Geçmiş olsun.

Ama o geriye kalan yüzde 10 var ya, o her şeyden önemlidir. Onu geçebilen, patırtısız gürültüsüz geçilmesine izin veren medeniyetler, dünyayı da yönetirler, kendini yönetmeyi beceremeyen seni de yönetirler. Çünkü gelecek denen kitapsızı ancak onlar karşılayabilirler.

Ve fakat, o sınırı Türkiye’de geçersen Hrant gibi ensenden vurulursun. Nokta gibi, Alper Görmüş gibi bol seyircinin, pardon ‘gazetecinin’, gözü gönlü önünde yağmalanırsın, linç edilirsin.

Ya da kimbilir, artık belki de zamanı gelmiştir. Taraf gibi hâlâ ayakta ve herkese açık durmayı başarabilirsin.

Taraf bu sınırı çoktan geçti. Taraf bir gün Türkiye’nin köşe yazarlığı müessesinden ilk kurtulan gazetesi olacak. Bence oldu bile, yalnızca bunu idrak etmesi zaman alacak. İdrak ettiği gün, benim Taraf’taki son günüm olacak. Gazeten senin önünde gidiyorsa, köşe yazarlığı çok zor bir iştir. Hatta bir gün gelir, imkânsız olur.

Ama o gün, çok güzel bir gündür. Bireyin köşe denen teşhir kafesinden azat edildiği gündür. Yaşamaya başladığı gündür. Bir vicdani retçinin mesela, Türkiye’deki gelmiş geçmiş bütün köşe yazarlarına bedel olduğu gündür.

O gün, hayatı kazanmaya başladığımız gündür.

Posted at zaman: 11:00 on 5 Temmuz 2008 Cumartesi by Gönderen gazete koseleri | 0 yorum   | Filed under: ,

Biraz vicdan yürütelim

Cunta pisliğinden temizlenmiş yepyeni bir anayasa olmadan, Türkiye meşum ‘dokunulmazları’ doğru dürüst yargılayamaz. Bunu artık hepimiz it gibi biliyoruz.

Amma ve lakin ‘dokunulmazlarla’ hesaplaşmadan da, yeni bir anayasa mümkün olmuyor. Bunu da kafamıza vura vura öğrettiler.

Türkiye bu feci fasit dairede fena halde sıkışmıştır. Türkiye’nin bütün demokratik değişim imkânlarının önü yargı tarafından kesilmiştir. Türkiye bir ucube noktaya gelmiştir.

Evet, yerden göğe kadar doğrudur. Ergenekon’a karşı mücadele hukukun olamadığı bir Türkiye’de verilmektedir, ve umut ederiz ki verilmeye de devam edecektir. Çünkü hukukun olmadığı yerde mücadele biter diye bir şey yok.

Hukukun olmadığı yerdeki mücadele kaçınılmaz olarak vicdani bir mücadeledir. Bu mücadelede nihai hükmü, kredibilitesini tamamıyla kaybetmiş Türk yargısından önce halkın vicdanı verecektir. Bu kadar basit. Buna kendinizi alıştırın. Bu bir halk mahkemesidir. Böyle sözler birilerini korkutuyor biliyorum. Ama hukuku, olduğu kadarcığını bile, dünya âlemin gözü önünde, 2008 yılında, büyük bir küstahlıkla yok ederseniz, geriye iki seçenek kalır. Ya hukuksuzluğunuzu ilelebet meşrulaştırır, özlediğiniz cuntaya kavuşursunuz. Ya da hukukun olmadığı yerde mecburen eninde sonunda halkın vicdanına doğrudan başvurursunuz. Başka seçenek bırakmadınız.

Ergenekon, bir davadan ziyade bir mücadeledir, silahlı bir örgüte karşı yürütülen silahsız bir mücadeledir, halkın silahsız mücadelesidir. Halkın dokunulamazlara karşı verdiği vicdani mücadeledir.

Bu mücadeleyi bir mugalâtaya çevirmeye çalışan bir garip vicdan türü var ki, bunlar ekmeğini taştan çıkarır. Şimdi ‘benim yargım senin yargın’ ikileminden ekmek yemekteler.

Parti kapatma davası temelinde gazete kupürlerinden oluşmuş, açık ve net olarak bir fikir ve ifade özgürlüğü davasıdır. Hiç bir ‘muasır’ demokrasinin hazmedemeyeceği bir davadır. Bir ‘velev ki’ davasıdır. Farazi bir davadır.

Ergenekon davası ise bir el bombası seri numarası davasıdır. Hakikiliği tescil edilmiş bir cunta günlüğü davasıdır. Cinayet davasıdır. Silahlı örgüt davasıdır.
Evet, memlekette hukuk yok. Benim de bundan kuşkum yok. Ve/fakat hukukun yokluğu adalet duygusunun bütünüyle yok olmasını, hepimizin tamamıyla şüpheye gark olmasını getiriyorsa, vay halimize, hepimize geçmiş olsun.

Hukuk yoksa kendine bir başka ülkenin, bir başka medeniyetin hukukunu referans alırsın, vicdani kararını ona göre verirsin. İster Avrupa’yı seçersin, istersen ‘faili meçhul’ demokrasileri referans alırsın. Mesela Rusya ve Çin’i. Ama yine de iki davayı aynı kefeye koymazsın. Koyamazsın. Türkiye’de hukuk olsa da koyamazsın, olmasa da koyamazsın.

Ama birilerinin çok ama çok pratik vicdanı nedense böyle işliyor. Mutlak işliyor. Totaliter işliyor. Belirsiz bir ihtimalle, kanlar içinde yerde yatan bir gerçeği aynı kefeye koyabiliyor. Bir ‘kelimeyle’ bir el bombasını aynı terazide tartabiliyor.

Kapatma iddianamesinin her kelimesi tartışmaya açık. Çünkü iddianame kelimeleri yargılayan kelimelerden oluşuyor.

Diğer iddianameyi, Ergenekon iddianamesini henüz görmedik ama, şu kadarını biliyoruz, bu dava benzer iddialarla yürüyecek bir dava değil. Tabiatı gereği böyle değil. Bu insanlar ortaya bir iki cuntacı kelime salladıkları için içeride değil. Yoksa bu davanın baş aktörleri Baykal, Büyükanıt ve CHP olurdu. Ergenekon davası bir ‘niyet okuma’ davası değil.

Kimsenin kuşkusu olmasın, Ergenekon iddianamesinde pozitif kanıtlar yoksa, el bombası seri numaraları yoksa, bilgisayar uzmanlarının görüşleri yoksa, gizli bir örgütün varlığını tescil eden ifadeler, kayıtlar yoksa böyle bir dava zaten yoktur.

Bu dava için siyaset bilimcilerin, dilbilimcilerin, filozofların, fütürologların görüşünü almaya gerek yok. İlla bilirkişi görüşü isterseniz, ‘gazetecilerin’ bilip de söylemedikleri yeter. Bilip de söylememeleri ise yeter de artar bile.

Ergenekon davası cesetler üzerinden yürüyor. AKP davası niyetler üzerinden.

Niyetle cesedi aynı kefeye koyan vicdan, halkın vicdanı değildir. Halk, çocuğunun muhtemel niyetiyle kanlar içindeki cesedini aynı kefeye, aynı kefene koymaz. Koysaydı, neslimiz çoktan tükenmişti.

Halk hükmünü vermiştir. Niyetle cesedi bundan böyle aynı terazide tartmayacaktır. Bunun ötesinde halk çok sakin ve itidallidir. Yeni bir anayasayı beklemektedir. O kadar.

Posted at zaman: 11:06 on 3 Temmuz 2008 Perşembe by Gönderen gazete koseleri | 1 yorum   | Filed under: ,